Ara
  • Selcen Boztepe

New York'un Küçük Suriyesi

En son güncellendiği tarih: 19 Ara 2020

Uzunca bir zaman ana yurdundan uzak kalarak kopan ve farklı coğrafyalarda azınlık olarak yaşayan nüfusa kopuntu, yani diaspora diyoruz. Bugün, tarihten beri süregelen toplu göç rotalarını sebepleri ve doğrultuları yönünden ayırabiliyoruz, belli sosyal aidiyetleri nedeniyle zulüm göreceği korkusuyla kopuntu olanlara mülteci, bir ülkeden başka bir ülkeye çeşitli sebeplerle göç edenlere ise göçmen diyoruz. Fakat zaman ve mekanların içinde yer alan ve yer değiştiren insan topluluklarının göç sebepleri değişebileceği gibi, göç statüleri de her zaman mutlak kalmıyor. Bugün içinde bulunduğumuz göç hareketlerinin ve tartışmalarının en önemli noktalarından biri göçmenlerin çalışma ve yaşam alanları; yaşam alanlarının göç eden diaspora nüfuslarının birbirine tutunması, gündelik hayatlarını kendi güvenli alanlarında devam ettirebilmeleri ve göç ettikleri nüfusa uyum sağlama süreçleri açısından çok önemli. Özellikle dünyada artan ırkçı görüşler ve azınlıklar üzerindeki baskılarla birlikte, tarihte okuduğumuz ve bildiğimiz şiddetin aşılması adına göçmen nüfusun güvenliğinin bu güvenli mekanlarla ilintili olduğu apaçık.





Bu durumun en bariz ve uzun sürece yayılmış örneklerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Arap diasporası. Arap nüfusun ABD’ye göçü yeni bir olgu değil, aksine, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda savaştığı bilinen Suriyeli göçmen askerlerin varlığının tarihçiler tarafından teyit edilmesiyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını kazanmadan önce başlayan göçlerin olduğunu biliyoruz. Arap diasporası, o dönemde şimdiki Lübnan-Suriye-Filistin-Ürdün ülke sınırlarını da kapsayan bir Arap coğrafyasından göç eden kavim ve topluluklardan oluşuyor. Bu coğrafyadan 1940 yılından önce büyük bir zaman aralığı boyunca göç eden popülasyonun büyük bir çoğunluğu Hristiyan; bu Süryani nüfusun ise büyük çoğunluğu Ortodoks, daha küçük bir yüzdesi ise Katolik Hristiyan. Büyük bir zaman dilimine yayılmış, Arap coğrafyasından ABD’ye uzanan bu göç dalgası, ülkenin kuruluşundan 1965’e kadar sürekli olarak devam ediyor ve göç eden nüfusa çoğunlukla New York, Boston, New Jersey gibi kentlerde ev sahipliği ediyor. Ancak 1924’de yürürlüğe giren yasayla göçlerine büyük engeller ve kotalar konan Orta Doğu nüfusu, 1965’te yayımlanan bir başka yasa ile ortadan kalkıyor ve 1965’ten sonra ise ABD büyük bir Müslüman Suriye göçmeni popülasyonuna ev sahipliği yapmaya başlıyor. 1961 ve 2000 yılları arasında 65bine yakın Suriyeli’nin ABD’ye göç ettiği biliniyor.





ABD’ye göç eden ilk Arap nüfusun genellikle New York ve Boston gibi şehirlerde konuşlandığını söylemiştik. Kendi coğrafyalarından getirdikleri gelenek ve görenekleri, yemek alışkanlıkları ve kültürlerinin her bir parçasını yaşamaya devam eden bu nüfus, şehirlerin bazı bölgelerinde beraber yaşamaya devam ederek küçük mahalleler oluşturuyorlar. Bu mahallelerin en güzel örneklerinden biri bugün Washington Caddesi olarak adlandırılan, üzerine Dünya Ticaret Merkezinin inşa edildiği, Manhattan’ın göbeğinde yer alan “Küçük Suriye” mahallesi. Son yıllarda büyük çabalarla koruma altına alınmış St.George Suriye Katolik Kilisesi’ne ev sahipliği yapan bu mahalle, 1890’dan başlayarak 1930-1940 yılları arasına dek en hareketli zamanlarını yaşıyor ve ABD’deki Arap popülasyonunun ve yaşamının merkezi haline geliyor. Koruma altına alınan St.George kilisesinin aksine, bugün mahallede “Küçük Suriye”yi hatırlatan hiçbir kanıt veya hatıra kalmamış. Bir Finans Bölgesine dönüşen Aşağı Manhattan’da varolmuş olan Küçük Suriye mahallesi, o günlerden geriye kalmış 3 binadan oluşuyor: bir kilise, eski bir apartman konut ve bir toplum merkezi. Bu üç binanın dışında kalan yerler ya tamamen yok edilip değiştirilmiş, ya da büyük bir değişime uğramışlar ve Suriyeli Amerikalıların hiçbir izini taşımıyorlar. Artık ne çalıştıkları tekstil fabrikaları, limanlar, dükkanlar, ne de binalar Arap göçmenlerin izini taşıyorlar.





ABD’ye 1960 yılından önce göç eden Arap/Suriye göçmen nüfusu, ABD yasalarının karşısında “beyaz” statüsü alabilmek için çok büyük bir çaba ve direniş gösteriyor. Bu statüyü yıllar sonra, 1915’te kazandıklarında ise bahsedilen dönemde bu statü verilmeyen nüfusun ve azınlıkların gördüğü şiddetten ve baskıdan biraz da olsa kendilerini kurtarmış oluyorlar. 1915’ten sonra göçmen nüfusların bu mahallelerden şehrin dışına doğru taşınmaya zorlanmaları ve mahallelerinin uğradığı kentsel dönüşüm, mahalleye olan aidiyetlerinin silinmesi ile birlikte bu mahallelerde onları hatırlatacak hiçbir iz kalmıyor. Çok uzunca bir dönem hor görülen, mahalleleri ele geçirilen, mensup oldukları mezheplerden dolayı aşağılanan Arap göçmen nüfusunun yaşadığı baskıların, bugünki Arap göçmen ve Suriyeli mülteciler üzerindeki baskılar da göz önünde bulundurulunca, değişmediğini görüyoruz. 2017’de Donald Trump’ın imzaladığı “ABD’ye yabancı teröristlerin ülkeye girmesinden kurtarma” kararnamesi, literatüre “Müslüman Yasağı” olarak geçmiş, tüm dünyadaki ırkçılık karşıtı insanları sinirlendirmesine ve protestolara sebep olmasına rağmen, ABD’deki Suriyeli göçmen nüfusa karşı baskıları artırmıştı.





Tüm süregelen ırkçılığa ve göçmenler, mülteciler üzerindeki baskılara rağmen; bu küçük tarihçe bize zaman, mekan ve insan ilişkisinin kuvvetini hatırlatıyor. İnsanlar belirli sebeplerle yurtlarından göçüyor, yer değiştiriyor ve vardıkları yerleri tekrar benimsiyor, tekrar yer değiştiriyorlar. Sürekli olarak bulunduğu yeri güzelleştirme ve kendine benzetme eğiliminde olan tüm bu topluluklar, bulundukları mekanları da içinde bulundukları zamanda tekrar inşa ediyor ve uyum sağlıyorlar. İnsanlığın en doğal döngüsü haline gelen bu durumun bize hatırlattığı şey basit: birbirimizi ve insan olmanın doğasındaki değişikliği ve değişimleri kabul etmek, onlarla barışmak. Hiçbir insan yasadışı değildir!

99 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Bizden haberdar olmak için mail listemize katılın!

©2019 Tina Zita